Cherreads

Chapter 196 - ANNE VE USTA (ELYRA İLE KARŞILAŞMA)

Vael'thra Malikanesi'nin yüksek, ferforje demir kapıları, Kael ve Malik'in önünde, sanki hiç ayrılmamışlar gibi tanıdık bir gıcırtıyla açıldı. Akşam alacakaranlığı çökmüş, malikanenin pencerelerinden yayılan sıcak, sarı ışıklar bakımlı bahçenin üzerine, mükemmel kesilmiş çimlerin üstüne dökülüyordu.

Ancak bu sıcaklık, Kael'in derisinin altına işlemiyordu.

Çakıllı yolda yürürken botlarının çıkardığı ses (HIRT... HIRT...), Kael'in kulaklarına batıyordu. Kuzeyin o sessiz, karı ezen yumuşak adımlarından sonra, bu ses çok gürültülü, çok... gevşekti. Fırtına Tepesi'nde ses, ölüm demekti. Burada ise sadece bir yürüyüş efektinden ibaretti.

Malik, bir adım gerisinden geliyordu. Devasa çocuk, sırtındaki Yerkıran'ın (Earthbreaker) ağırlığı ve üzerindeki yıpranmış, kan lekeli kürklerle, bu bakımlı bahçede yürüyen bir dağ ayısı gibi duruyordu. Malik'in gözleri sürekli etrafı tarıyor, rüzgarın salladığı her süs bitkisinde bir tehdit arıyordu. Burası onların eviydi ama bedenleri hala düşman hattındaydı.

"Çok sessiz," diye mırıldandı Malik. Sesi, bir kaya yuvarlanması kadar ağırdı. "Pusu sessizliği gibi."

"Hayır," dedi Kael. Sesi kısıktı, aylardır bağırmaktan ve soğuk hava solumaktan çatallanmıştı. "Bu sadece... huzur. Ama bizim huzurumuz değil Malik. Onların huzuru."

Malikanenin ana giriş kapısına geldiklerinde, kapı koluna uzanmalarına gerek kalmadı. Kapı, içeriden bir uşak tarafından değil, görünmez bir rünik mekanizmayla, ağır ağır içe doğru açıldı.

İçeriden dışarıya vuran hava; lavanta, eski parşömen, cilalı ahşap ve erimiş balmumu kokuyordu. Bu koku, Kael'in midesini bulandırdı. Garnizonun kan, pas, ter ve dondurucu ozon kokusundan sonra, bu "Medeniyet Kokusu" ciğerlerine yapışan yağlı bir parfüm gibiydi. Nefesini tuttu ve içeriye, o boğucu sıcaklığa adım attı.

Holün tam ortasında, mermer merdivenlerin başlangıcında tek bir figür duruyordu.

Elyra Vael'thra.

Solgard'ın en büyük Rün Mimarı. Kael'in annesi. Ve onu o cehenneme sürgün eden stratejist.

Elyra, her zamanki o gece mavisi, gümüş rünlerle işlenmiş çalışma cübbesini giymişti. Elleri önünde, göbeğinin hizasında birleşmiş, duruşu kusursuz bir diklikteydi. Yüzünde ne bir gülümseme, ne bir gözyaşı, ne de bir "Hoş geldin" ifadesi vardı.

Gözlerinde, o sönmeyen turkuaz Rün Işığı (Rune Sight) maksimum parlaklıkta yanıyordu. Oğluyla göz göze gelmeden önce, bakışları Kael'in yüzüne değil; göğsüne, zırhının altındaki o görünmez noktaya, Kızıl Hüküm Mührüne kilitlendi.

Bir anneyi değil, bir denetçiyi andırıyordu. Ateşe attığı deneyinin geri dönüşünü izleyen bir bilim insanı gibiydi.

Kael içeri girdi. Malik kapının eşiğinde, gölgede durmayı tercih etti. O, bu ailevi "hesaplaşmanın" bir parçası olmak istemiyordu.

Kael, annesinin üç adım önünde durdu.

Eğilmedi. Selam vermedi. "Anne!" diye koşup sarılmadı. Sadece durdu. Duruşu, yerçekimine meydan okuyan bir sütun gibiydi. Omuzları düşmüyor, başı eğilmiyordu. Kuzey rüzgarı, onu yontmuş ve sertleştirmişti.

Elyra'nın turkuaz gözleri, Kael'in aurasını, vücudundaki enerji akışını ve en önemlisi sırtındaki Mührü taradı. Gördükleri karşısında göz bebekleri hafifçe titredi.

"Mühür sağlam," dedi Elyra. Sesi, boş holde yankılanan bir yargıç hükmü gibiydi. Bu bir soru değildi, bir tespitti. "Basınç dengelenmiş. Sızıntı yok. Beklediğimden daha stabil. Hatta... Mühür ve beden, tek bir ritimde atıyor."

"Evet," dedi Kael. Sesi kuru ve metalikti. "Sağlam."

Elyra'nın bakışları nihayet Mühürden ayrılıp Kael'in yüzüne çıktı.

O an, Mimar duraksadı.

Altı ay önce gönderdiği çocuk; omuzları düşük, gözleri korku dolu, sürekli onay bekleyen o cılız, hasta varlık yoktu. Karşısında duran şey, et ve kemikten ziyade, demir ve iradeden örülmüş bir duvardı. Kael'in omuzları genişlemiş, boynu kalınlaşmış, derisi kuzey rüzgarıyla tabaklanmış bir kösele gibi sertleşmişti. Yanağında, iyileşmiş ama izi kalmış bir asit yanığı vardı.

Ama asıl değişim gözlerindeydi.

O mavi ve altın gözlerde artık "Oğul" bakışı yoktu. O gözlerde, binlerce yıl yaşamış, ölümü görmüş, onunla pazarlık etmiş ve ondan sıkılmış bir ihtiyarın soğukluğu vardı. O gözlerde Fırtına Tepesi'nin karı yağıyordu.

"Ama sen..." dedi Elyra, sesi profesyonelliğini bir anlığına yitirip hafifçe kısılarak. "Sen değişmişsin Kael. O gözler... O gözler bir çocuğa ait değil."

Elyra elini uzattı. Kael'in yüzüne, o yanağındaki asit yanığı izine dokunmak istedi. Bu, bir Mimarın değil, bir annenin refleksiydi.

Kael, annesinin eli yüzüne değmeden hemen önce, çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek bir hareketle başını geri çekti. Bu bir refleks değildi; bir sınırdı.

"Büyüdüm anne," dedi Kael. Sesi, Elyra'nın hatırladığından çok daha derindi. İçinde çakıl taşları varmış gibi hırıltılı geliyordu. "Sadece yaş olarak değil. Et pişti. Demir soğudu."

Elyra elini havada asılı bıraktı, sonra yavaşça indirdi. Aralarındaki mesafe, fiziksel olarak üç adım olsa da, ruhsal olarak kilometrelerce açılmıştı. Oğlu geri dönmüştü ama çocuğu orada, karların altında kalmıştı.

Elyra, boğazını temizleyerek tekrar Mimar kimliğine büründü. Duygular, şu an lükstü.

"Yaralı mısın?" diye sordu, sesi tekrar sertleşerek. Bakışları Kael'in sargılı sol eline ve zırhının duruşuna kaydı. "Reviri hazırlattım. Pora şifalı otları kaynattı. Mührünü detaylı taramam lazım. O atmosferik değişim, içeride mikro çatlaklar yaratmış olabilir. Ayrıca beslenme eksikliğin var, kemik yoğunluğun..."

"Hayır," dedi Kael.

Bu "Hayır", bir itiraz değil, bir emirdi.

"Tedavi yok," dedi Kael, gözlerini annesinden ayırmadan. "Revir yok. İlaç yok. Vücudum kendi dengesini buldu. Dışarıdan müdahale edersen, o dengeyi bozarsın. O otlar... o iksirler... onlar beni yumuşatır. Ben yumuşamak istemiyorum."

"Kael," dedi Elyra, kaşlarını çatarak. Otoritesinin sorgulanmasına alışkın değildi. "Sen bir Rün Mimarı değilsin. Neye ihtiyacın olduğunu bilemezsin. O bedenin limitlerini ben tasarladım."

"Biliyorum," dedi Kael, annesinin sözünü keserek. Elini göğsüne, kalbinin üzerine değil, daha aşağıya, Aura Çekirdeğinin olduğu yere, karnına koydu. "Neye ihtiyacım olduğunu orada, o taşların üzerinde öğrendim. Bedenimi sen tasarladın anne, ama onu ben inşa ettim. Şu an... şu an sadece sessizliğe ihtiyacım var. Ve uykuya."

Kael, annesinin yanından geçip merdivenlere yöneldi. Sanki Elyra orada bir hayaletmiş gibi, varlığını ezip geçti. Yürüyüşünde bir ağırlık vardı; her adımda zemini tartıyor, her an saldırı gelecekmiş gibi tetikte basıyordu.

Elyra olduğu yerde döndü. "Kael."

Kael durdu ama arkasına bakmadı. Omuzları hala gergindi.

"Sera seni bekliyordu," dedi Elyra. Bu, son kozuydu. "Her gün sordu. Odasından çıkmadı. Onu görmeyecek misin?"

Kael bir an duraksadı. Sırtındaki Mühür, Sera'nın adını duyunca hafifçe sızladı. Ama başını çevirmedi.

"Sera bekleyebilir," dedi Kael. Sesi duygusuzdu, ama içinde derin bir yorgunluk saklıydı. "Önce dinlenmem lazım. Çünkü uyandığımda... o 'oyunlara', o balo kıyafetlerine, o sahte gülüşlere katlanacak gücüm olmayabilir. Şu an çok... doluyum anne. Taşmak üzereyim."

Kael merdivenleri çıkmaya başladı. Botlarının mermer üzerindeki sesi (TOK... TOK...), malikanenin sessizliğine bir çekiç gibi iniyordu. Her adım, bu evin kurallarının artık değiştiğini ilan ediyordu.

Malik, kapının eşiğinde Elyra'ya kısa, saygılı ama mesafeli bir baş selamı verdi. Eskiden olsa eğilir, özür dilerdi. Şimdi sadece bir savaşçı selamı verdi ve Kael'in peşinden gitti. O da değişmişti. O da artık Elyra'nın emir eri değil, Kael'in sağ koluydu.

Elyra, boş holde tek başına kaldı.

Oğlunun odasının kapısının kapanma sesini duydu. KLİK. Kilitlenmişti.

Elyra, titreyen ellerini cübbesinin ceplerine soktu. İstediği olmuştu. Oğlu hayatta kalmıştı. Mührü, okyanusu tutuyordu. Bedeni güçlenmişti. Plan işlemişti.

Ama karşılığında... Karşılığında, oğlunun içindeki o insani parça, o kendisine muhtaç olan çocuk, Fırtına Tepesi'nde donarak ölmüştü. Geriye dönen şey bir evlat değil, bilenmiş bir silahtı. Ve Elyra, o silahın namlusunun kime döneceğini kestiremiyordu.

"Hoş geldin Kael," diye fısıldadı boşluğa. Sesi titriyordu. Gözündeki Rün Işığı söndü ve geriye sadece yorgun bir annenin gözleri kaldı. "Ve güle güle oğlum."

[ÜST KAT - KAEL'İN ODASI]

Kael odaya girdiğinde, burnuna dolan o yoğun oda parfümü kokusuyla yüzünü buruşturdu. Lavanta. Temizlik. Güvenlik.

Hepsi yalandı.

İlk işi pencereye gitmek oldu. İpek perdeleri hışımla çekip açtı. Pencereyi sonuna kadar açtı. İçeriye dolan soğuk gece havası, odadaki o boğucu kokuyu dağıttı. Derin bir nefes aldı. Solgard'ın havası bile ona tatlı geliyordu ama en azından dışarısıydı.

Yatağa baktı. Kuş tüyü yastıklar, ipek çarşaflar, yumuşacık yorganlar...

"Çok yumuşak," dedi. Sesi, odada kendi kendine konuşan bir delinin fısıltısı gibiydi. "Beni yutar. Beni boğar."

Çantasını yere attı. İçinden kaba, yün, kirli battaniyesini çıkardı.

Yastığını yatağın üzerinden aldı ve pencerenin altına, sert parke zemine attı. Battaniyeyi üzerine çekti. Vücudu sert zemine değdiğinde kasları gevşedi. Kemikleri bu sertliği tanıyordu. Bu sertlik dürüsttü. Bu sertlik, onu sırtından bıçaklamazdı.

Siyah Diş'i ve kemerindeki o paslı bıçağı (Torben'in bıçağı) başucuna, elini uzattığında tutabileceği bir mesafeye koydu.

Sert zemine uzandı. Gözlerini kapattı.

Solgard'ın ışıkları umurunda değildi. Saray, Sera, annesi... hepsi uzaktı. Zihninde sadece rüzgarın sesi, kargaların çığlığı ve yaklaşan fırtınanın sessizliği vardı.

Ve Kael, o sert zeminde, aylardır ilk kez huzurlu, gardını düşürmüş bir nefes aldı.

More Chapters