Cherreads

Chapter 199 - AKADEMİ MEYDANI (YABANCILAŞMA)

Solgard Akademisi'nin devasa, beyaz mermerden oyulmuş giriş kapısına giden geniş yol, Kael Vael'thra için bir yürüme alanı değil, baş ağrıtıcı bir renk ve ses cümbüşüydü.

Atölyenin o dürüst, isli ve metal kokan havasından çıktıktan sonra, Akademi Meydanı'nın parfüm, pahalı kumaş ve kontrolsüzce havaya salınan büyü kokusu, Kael'in duyularına bir saldırı gibi geliyordu.

Burası bir eğitim sahasından çok, bir panayırı andırıyordu.

Solgard'ın en soylu ailelerinin çocukları, yeni dönem kayıtları için meydana akın etmişti. Her biri, üzerindeki servet değerindeki ipek cübbeler, gümüş işlemeli pelerinler ve aile armalarını taşıyan parlak zırhlarla birer tavus kuşu gibi süzülüyordu.

Kael ve Malik, bu renkli kalabalığın ortasında, kömür yığınının içine düşmüş iki siyah taş gibi duruyordu.

Üzerlerindeki kıyafetler, Kuzey'in o acımasız rüzgarında aşınmış, yer yer yamalanmış, kalın deri ve kürk karışımı, "işlevsel" giysilerdi. Kael'in pelerini rüzgardan grileşmiş, Malik'in omuzluklarındaki metal kısımlar ise asit yanıkları ve darbelerle matlaşmıştı. Malik'in sırtında, kalın bir bezle sarılı olmasına rağmen yaydığı ağırlıkla yeri titreten Yerkıran (Earthbreaker) asılıydı. Kael'in belinde ise Kessir'in bakımını yaptığı, kınları yenilenmiş Siyah Diş ve ikizi duruyordu.

"Çok parlak," diye mırıldandı Malik, gözlerini kısarak. Devasa elini alnına siper etti. "Ve çok gürültülü. Garnizondaki alarm borusu bile bunlardan daha az baş ağrıtıyordu."

"Gürültü, korkuyu bastırmak içindir Malik," dedi Kael. Gözleri (biri mavi, diğeri dikey yarıklı altın) kalabalığı tarıyordu. Ama bir öğrenci gibi değil, bir nöbetçi gibi tarıyordu. "Korkularını, kahkahalarıyla ve o süslü ışıklarıyla gizliyorlar."

Meydanın ortasında, genç büyücü adayları gösteriş yapıyordu. Bir grup, parmak uçlarında Ateş Tınısı'ndan küçük kıvılcımlar oluşturup birbirlerine fırlatıyor, gülüşüyordu. Bir başkası, Rüzgar Tınısı ile pelerinini dalgalandırarak yürüyordu.

Kael, bu manzarayı izlerken midesinde fiziksel bir bulantı hissetti. Kuzeyde, Tını (Mana) hayatta kalmak için kullanılan, her zerresi hesaplanan kıymetli bir cephaneydi. Burada ise bir oyuncaktı. Bir süs eşyasıydı. Bu israf, bu ciddiyetsizlik, Kael'in İç Örgüsü'nü (sinirlerini) geriyordu. Onlar, bu çocukların rahatça gülüp oynayabilmesi için sınırda kan kusmuşlardı. Ve şimdi, o "korunanlar"ın arasında birer yabancıydılar.

"Kaptan," dedi Malik, omzunu hafifçe dürterek. "Şuraya bak. Kayıt masası."

Meydanın ucunda, devasa sütunların arasına kurulmuş uzun kayıt masaları vardı. Sıra uzundu ve yavaştı.

Sıraya girdiler. Önlerinde ve arkalarında duran öğrenciler, bu iki pejmürde, "vahşi" görünümlü gence tiksinti ve merakla karışık bakışlar atıyorlardı. Fısıldaşmalar, rüzgarın sesi gibi kulaklarına doluyordu.

"Şunlara bak... Ahırdan mı kaçmışlar?" "O arkadaki dev ne öyle? İnsan mı o?" "Kıyafetleri kan kokuyor. İğrenç."

Kael, bu fısıltıları duymazdan geldi. O, Fırtına Tepesi'nin rüzgarını dinlemişti; bu çocukların nefesi ona sadece bir vızıltı gibi geliyordu.

Ancak herkes bu kadar pasif değildi.

Sıranın ön tarafında bir kargaşa çıktı. Üzerinde kırmızı kadife bir pelerin, boynunda Ateş Loncası'nın altın madalyonu olan uzun boylu, yapılı bir genç, yanındaki arkadaşlarıyla şakalaşırken geriye doğru sendeledi ve Malik'e çarptı.

Daha doğrusu, Malik'e çarpmaya çalıştı.

Çünkü Malik, bir dağ gibi olduğu yerde duruyordu. Çocuk, Malik'in sert göğsüne çarptığı an, duvara toslamış gibi geri tepti ve yere düştü.

Çocuğun elindeki parşömenler çamura saçıldı.

Meydan bir anlığına sessizleşti.

Yere düşen genç, Kaen Morlis'ti. Soylu Morlis hanesinin varisi ve Akademi'nin "Ateş Yıldızı" olarak bilinen o kibirli çocuk.

Kaen, yüzü kıpkırmızı kesilerek ayağa fırladı. Çamurlanan pelerinine baktı, sonra Malik'e döndü.

"Önüne baksana be hey ucube!" diye bağırdı Kaen. Elindeki asayı Malik'in göğsüne doğru salladı. Asanın ucunda tehditkar bir turuncu alev parladı. "Kör müsün? Yoksa o kadar büyüksün ki beynin vücuduna yetmiyor mu?"

Malik, göğsüne doğrultulan asaya baktı. Sonra Kaen'in yüzüne. Kızmadı. Bağırmadı. Sadece, bir çocuğun öfke nöbetini izleyen bir yetişkinin sabrıyla baktı. "Arkadasındaydım," dedi Malik. Sesi, meydandaki gürültüyü bastıran, derin, titreşimli bir bastı. "Geriye doğru adım atan sendin."

"Bana cevap mı veriyorsun?" Kaen, arkadaşlarının yanında küçük düşmenin verdiği öfkeyle ileri atıldı. "Kimsin sen ha? Hangi ahırın hizmetçisisin? O pis kokan kıyafetlerinle bana dokunmaya nasıl cüret edersin?"

Kaen, elini kaldırdı. Avcunun içinde yoğunlaşan bir ateş topu, Malik'in yüzüne fırlatılmak üzereydi. Bu bir uyarı değil, ciddi bir saldırı hazırlığıydı.

Malik, Toprak Aurası'nı (Kudretini) çağırmadı bile. Sadece omuzlarını hafifçe dikleştirdi, darbeyi karşılamaya hazırlandı.

Ama darbe gelmedi.

Çünkü araya bir gölge girdi.

Kael, Kaen ile Malik'in arasına, bir rüzgar esintisi kadar sessizce kaydı. Kaen'in ateş dolu elini tutmadı. Onu itmedi. Sadece aradaki boşluğa girdi ve yüzünü Kaen'e çevirdi.

Meydan, ölüm sessizliğine gömüldü.

Kael, Kaen'in gözlerinin içine bakıyordu. Bu bakışta öfke yoktu. Nefret yoktu. Meydan okuma bile yoktu. Bu bakışta, Kuzey'in o sonsuz, gri boşluğu vardı. Bu bakışta, yüzlerce cesedin yakıldığı o ateşin dumanı, parçalanmış uzuvların görüntüsü ve "öldürmenin" ne kadar basit, ne kadar mekanik bir iş olduğunu bilen birinin bıkkınlığı vardı.

Kael, Kaen'e bakmıyordu. Kael, bir Tehdit Unsuruna bakıyordu. Gözleri (o biri mavi, diğeri altın olan gözler) istemsizce Kaen'in boynundaki şah damarını, göğüs kafesindeki boşluğu ve ağırlık merkezini taradı. Mesafe: 40 santim. Tehdit: Düşük. Eylem: Gırtlağa tek vuruş. Süre: 0.2 saniye.

Kael'in aurası, kontrolsüzce, bir dalga gibi dışarı sızdı. Bu sıcak, ateşli bir aura değildi. Bu, bir mezarın kapağı açıldığında dışarı vuran o soğuk, ağır ve nefes kesici basınçtı. Öldürme Niyeti (Killing Intent).

Kaen'in elindeki ateş, rüzgarda kalmış bir mum gibi titredi ve söndü. Genç soylunun rengi attı. Nefesi boğazında düğümlendi. Karşısında duran bu zayıf, yara izleriyle dolu çocuğun gözlerinde gördüğü şey, Akademi'de öğretilen düellolara benzemiyordu. Bu çocuk, düello yapmayacaktı. Bu çocuk, onu oracıkta, gözünü bile kırpmadan boğazlayacaktı ve bundan hiçbir his duymayacaktı.

Kael, bir adım öne çıktı. Kaen, içgüdüsel bir korkuyla iki adım geriledi. Ayağı takıldı ve neredeyse tekrar düşüyordu.

"O..." dedi Kael. Sesi kısıktı, aylardır az konuşmaktan paslanmış gibiydi. "O benim kardeşim."

Cümle basitti. Ama tonlaması, bir idam fermanı kadar kesindi.

"Ve o elindeki kıvılcımı..." Kael, sönmüş asayı işaret etti. "...bir daha ona doğrultursan, o elini alırım. Kırmam. Alırım."

Kaen, cevap veremedi. Dili damağına yapışmıştı. Bacakları titriyordu. Arkadaşları da donakalmıştı. Kimse bu "Yabancı"nın yaydığı o boğucu baskının altına girmek istemiyordu.

"Yürüyelim Malik," dedi Kael, arkasını dönerek. Tehdidi sürdürmedi. Çünkü Kaen onun için bir tehdit değildi; sadece yoldaki bir çalıydı.

Malik, Kaen'e son bir, acıyan bir bakış attı ve Kael'in peşinden gitti.

Kalabalık, Kızıl Deniz gibi ikiye ayrılarak onlara yol verdi. Kimse onlara dokunmak, hatta göz göze gelmek istemiyordu.

Kayıt masasına geldiklerinde, yaşlı katip titreyen elleriyle kalemini tutuyordu. Az önceki sahneyi görmüştü. "İ-isimler?" diye sordu katip, sesi çatlayarak.

"Kael Vael'thra," dedi Kael. "Malik Kessir," diye ekledi Malik.

Katip, listeyi kontrol etti. İsimleri buldu. Ama isimlerin yanındaki notu görünce duraksadı. Gözleri büyüdü. Parşömende, kırmızı mürekkeple düşülmüş bir not vardı: "Durum: Hiçlik Kapısı Garnizonu'ndan Transfer. Referans: Komutan Arin & Halid İbn Valyr."

Katip yutkundu. Başını kaldırıp bu iki gence, bu iki "sağ kalan"a baktı. Neden bu kadar yaşlı, neden bu kadar yıpranmış göründüklerini şimdi anlıyordu. Onlar öğrenci değildi. Onlar, mezardan dönenlerdi.

"Kayıtlarınız... yenilendi," dedi katip, onlara iki gümüş rozet uzatarak. "Hoş geldiniz... efendim."

Kael rozeti aldı. Avcunda sıktı. Metalin soğukluğu ona iyi geldi. "Hoş bulduk," dedi Kael.

Akademi binasına doğru yürürlerken, Malik derin bir nefes verdi. "Çocuğu korkuttun Kaptan," dedi Malik. "Altına yapacaktı." "Korkmadı," dedi Kael, dümdüz bir sesle. "Sadece... avcı ile av arasındaki farkı hatırladı."

Kael, devasa binanın girişine, o süslü kapılara baktı. "Burası..." dedi Kael. "Burası çok yumuşak Malik. Herkes oyun oynuyor. Savaşçılık oynuyorlar. Büyücülük oynuyorlar. Ama hiçbiri kanın kokusunu bilmiyor."

Malik, Yerkıran'ı omzunda düzeltti. "Biz biliyoruz," dedi. "Ve onlara da öğreteceğiz."

İki "Gazi", renkli ve gürültülü dünyanın içine, gri ve sessiz birer leke olarak girdiler. Artık onlar öğrenci değildi. Onlar, yaklaşan kışın ilk habercileriydi.

More Chapters