Kaimera kültüründen ve inançlarından uzaklaşalı çok olmuştu. Ancak, yaratılışla ilgili anlatılan kadim mitleri hâlâ anımsıyordum.
Yaratılış, kendi içinde parçalanan ışıkların, birlikten çokluğa geçiş serüveniydi. Bir keresinde annem şöyle demişti: Işığa giden yol, sayısı tahayyül edilemeyecek kadar kainatla hizalıdır. Doğum, bizi o kainatlardan biriyle buluşturur. Yaşam, onu tanımak için lütfedilen mühlettir. Kader, ruha biçim verecek bir sınav; ölümse, bir yüzleşmedir.
Gözlerimin önünde genişleyen boşluk, bana bu sözleri hatırlatmıştı. Küçük ışık kümelerinin titreştiği bu yer, yıldızlı bir geceyi andırıyordu. Yıldızların her biri ince ışık iplikleriyle birbirine bağlanıyor, kimisinin arasındaki ipilikler diğerlerinden daha fazla parlıyordu. Sanki burası hem yaşamın soğuk nefesi, hem de ölümün esrarıyla sarmalanmış bir araftı.
Her şey, ürkütücü biçimde gerçekçi görünüyordu. Bedenimdeki hafiflik, ayaklarımın altında süzülen boşluk...
Her adımda, çevremdeki boşluk biraz daha genişliyordu. Safi karanlık değildi burası. Aksine, yer yer parlayan ve sönükleşen renkli hareler belirip kayboluyordu.
Ayaklarım hareket etmeyi bıraktığında, gerçeklik daha katı bir hal aldı. İradem, bilincimin derinliklerinden tırmanıp dizginleri tekrar eline aldı. Ve o an, gördüklerime inanamadım.
Mavi ve altın ışıkların birbirine dolandığı bir yıldız parlıyordu biraz ötemde. Aralarında mor bir ışık bağının olduğu kan kırmızısı yıldızla ahenkli bir uyum yakalıyordu. Ve ben, kalbimde görünmez bir bağ varmışçasına onlara çekiliyordum. İleriye doğru uzanan parmaklarım saydam bir ışıltı yayıyordu. Altın ve mavi; tıpkı o yıldız gibi.
Ve tam uzanıp ona dokunacakken... boşlukta derin bir ses duyuldu.
"Yerinde olsam, bunu yapmazdım."
Yerimden sıçrayıp, panikle kendi etrafımda döndüm. Sesin kaynağını bulmaya çalıştım. Görünürde kimse yoktu. "Kimsin sen?" diye sordum tedirginlikle. Adımlarım geriye doğru sendeledi.
"Önce sen cevapla." dedi, ağır ağır. "Buraya nasıl geldin?"
Ses bir erkeğe aitti. Eğer kendi inancıma bağılı olmasaydım, onun genç bir tanrı olduğuna yemin edebilirdim. Korkumu dindirmemiş, aksine tutuşturmuş; etrafımdaki gölgeleri azdırmıştı. Acaba, gölgeler onun eseri miydi? Burada olmamam mı gerekiyordu? Beni bilerek mi korkutuyordu?
"Ben... bilmiyorum." Bakışlarım endişeyle o siluetleri yokluyordu. "Burası neresi?"
Neyse ki, tehditkar varlığın sesinde memnuniyetsizlik sezilmiyordu. Daha ziyade, meraklıydı. "Kimileri için, yaratımın özgür olduğu zamansız boyut." dedi. "Kimileri için araf, kimileri için kaos."
Karanlığa gizlenmiş enerjisi çevremde turluyordu. Ensemden aşağı kıvrılan his, buzdan bir nehirmişçesine akıyordu. Çünkü o, bana sandığımdan çok daha yakındı.
Gözlerim umutsuzca onu aradı. "Bundan ne anlamalıyım?" Hareketleri insani bir yavaşlıktaydı. Ama varlığına dair gözle görülür tek bir emare yoktu.
"Ruh ile iradenin kesiştiği bir yer." Sözleri bir akıntı gibi beni içinde sürüklerken, büyülenmişçesine çevreme bakındım. "Öz varlığın keşfedilmeyi bekleyen sırları olarak da açıklanabilir." Kısa bir duraksamanın ardından ekledi. "Yani burası, senin hakikatin."
Öyleyse...
Bu kez korkunun yerini daha ağır bir farkındalık aldı. "Bunun anlamı, ben... öldüm mü?" Heyecan ve kafa karışıklığı arasında yalpalarken, yabancının berrak sesi beni o ikilemden hızlıca çekip aldı.
"Hakikat, ölülerin yeri değildir."
İçimde, neredeyse hayal kırıklığına benzer bir his kıpırdandı. "Ne biçim bir yer ki burası?" Ruhların geçiş köprüsü değilse, anlattıklarını nasıl yorumlamalıydım? Bildiğim hiçbir mitte, buraya dair iz yoktu.
Peki ya o gizemli yabancı... Kimdi o? Neden böyle bir yerde karşılaşmıştık?
Bir noktada, düşüncelerim bıçak gibi kesildi. Çünkü benim burada oluşum, bilinmezin içinde süzülen tekinsiz varlık kadar ürkütücü değildi. Onun ne olduğuyla ilgili yalnızca tek tahminim vardı.
Osyra'da anlatılan iblisin, kaosu yeryüzüne indirerek insanlığı kıyamete sürüklediğini söylerlerdi. Özgür yaratımı Valtha'da kullanarak, dengeyi altüst etmişti. Tanrılar, iblisi bir şekilde mağlup etmişti. Ama onu esas zincire vuranların Neffith'ler olduğuna dair söylentiler de vardı.
Ruhunu, Shariza'nın hiçlik katına sürümüşlerdi. Metinlerde, göklerin koruyucusu olarak anılırlardı. Ama belki de, bahsi geçen gökler burasıydı. Ve tüm bilinçleri gözetleyen o Neffith, aşmamam gereken bir sınırda beni gafil avlamayı bekliyordu.
Bu düşünce aklımdan geçer geçmez, kendimi kafese kapatılmış bir haşere gibi hissettim. "Kimsin sen?" derken sesim titredi. "Benden ne istiyorsun?"
Gölgeler, korkumun kokusunu almış aç yırtıcılar misali kıpırdanıyordu. Bedenlerinin çevresinde, is gibi ince parçalar süzülüyordu.
Onlardan biri, zincirinden kurtulmuşçasına hareketlendi. Çığlık atmak istedim. Ama panik, sesimi bastırdı. O gölge bir fırtına kadar süratliydi. Üzerime doğru atıldı. Hareket edemedim. Ayaklarım, bir bataklığa saplanmışçasına kıpırtısızdı. Karanlık, kan kırmızısına bürünmüş bir kalp misali atıyordu.
Ancak tam pençesini savuracakken, görünmez bir güç onu arkadan yakalamış gibi havada asılı kaldı. Ardından kulak tırmalayan tiz bir çığlık attı. Dalgalanan karanlık bedeninin ortasında kızıl bir ateş yükseldi. Onu anında kül eden ateş, yeryüzündekiyle karşılaştırılamayacak kadar kudretliydi.
Vücudum olduğu yere çivilenmişti. Kafamın içi uğulduyordu. Yaratığın çığlığının ardından çöken sessizlik, sonsuzluk gibiydi. Sonunda, kendimi güçlükle duyabildim. "O neydi?"
Bana kıyasla, Neffith olduğunu düşündüğüm varlık son derece sakindi. "Bilinçte, yaratım anlıktır." dedi. "Her niyet, her düşünce ve his gerçekliğin olur." Az önce yaşananlar onun için can sıkıcı bir gösteriden ibaretti sanki. "O, senin korkundu."
Varlığımın her parçası hâlâ korkudan titriyordu. Araf, duygularımı yansıtan bir aynaydı. Göz alıcı kırmızı dalgalarla çevremi kuşatıyordu. İçten içe emin olsam da, sonunda dayanamayıp sordum.
"Sen, bir Neffith misin?"
Sessizlik, bana işkence ederek uzadı. Acaba niyetimi mi öğrenmeye çalışıyordu? Eğer tehdit olduğumu düşünürse ne olacaktı; beni de Shariza denilen o karanlığa mı sürüyecekti?
"B-ben üzgünüm." dedim telaşla. "Bu nasıl oldu bilmiyorum. Kuralları çiğnemek gibi bir niyetim yoktu, yemin ederim-" Durdum. Çünkü içimden bir ses, sözlerimin bir anlamı olmadığını fısıldıyordu. Bakışlarımla çaresizce onu aradım. Cevabından delicesine ürkerek sordum.
"Başım belada mı?"
Kıkırtısı, kadife üzerinde kayan soğuk bir taş misali sinir uçlarıma dokundu. "Böyle bir yere, olgunlaşmamış bir irade taşımak tehlikeli." Sanki düşüncelerimi duymuş gibi, sesi ürkütücü bir ciddiyete büründü. "Öte yandan, geçmişte bunu yapabilmiş bir kişi daha tanıyorum. Sonuçları pek iyi olmamıştı."
Sözleri, ruhani varlığımı mızrak gibi delip, hâlâ uykuda olan bedenime kadar saplanmıştı. Tam da tahmin ettiğim gibi, beni o iblisle karşılaştırıyordu.
"Ben, onun gibi değilim." dedim. "Asla da olmayacağım." Savunmam karşısında, Neffith bir kez daha güldü. İçten ve artık inkar edilemeyecek şekilde küstahtı. "Ya, öyle mi?" dedi, adeta benimle oynarcasına.
Onu göremiyordum; bir bedeni olduğundan bile emin değildim. Ama olsaydı, şimdi kaşlarını çatıp bana ihtiyatlı bir bakış atacağından emindim.
"Yine de... cezalandırılacak mıyım?" diye sordum tereddütle. Cevap vermedi. Hâlâ oradaydı. Her bir zerremi ilgiyle izleyen gözlerinin ağırlığını hissediyordum. Ve sustukça, o ağırlık daha da büyüyordu.
Kaderime lanet edecekken, Neffith nihayet sessizlik yeminini bozdu.
"Belki de..." dedi, karşı konulamaz bir günaha davet eder gibi. "...bu bizim küçük sırrımız olur, ne dersin?"
Uykuda olan bedenim taş kesilmişti. Gerçeklikle aramdaki ince bağ hâlâ varlığını koruyor, kalbim göğsümde çarpmaya devam ediyordu.
Aklıma gelen ilk düşünce, Neffith'in benimle bir oyun oynadığıydı. Ortaya hevesli bir şekilde atılıp atılmayacağımı görmek istiyor olabilirdi. Böylesine kudretli bir varlık, başka hangi sebeple benimle bir sır paylaşmayı teklif ederdi ki?
Yine de, gittikçe kabaran şevkimi bastıramadım. Şüphe içimi kemirse de, "Olur mu?" dedim umutlu bir beklentiyle. Neffith sorumu yanıtsız bıraktı.
"Adın nedir?" Kendimi ilahi bir sorgunun ortasında hissettim. O baskıyla, hiç düşünmeden cevap verdim. "Rymora."
"Rymora..." diye tekrarladı, her harfi nefesinde yeniden biçimlendirircesine. Kendi adımı böyle bir varlığın ağzından duymak, tuhaf bir şekilde büyüleyiciydi.
"Sana bu ismi kim verdi?" Hatırlamaya çalıştım. Annemin verdiğini sanıyordum, ama emin değildim. Yalan söylememek adına, "Bilmiyorum." dedim. "Anlamını biliyor musun?" Başımı hayır anlamında salladım. "Sen, biliyor musun?"
Bir adım daha ileri atmaya yeltendiğimde, boşluğa çekilmeden evvel saydamlaşan Valtha karanlığın çatlayan duvarlarından içeri sızdı.
Neffith, beni nihayet özgürlüğüme kavuşturuyordu. Eğer ki beni merakta bırakmak niyetindeyse, zamanlaması kusursuzdu. Gitmeye gönüllü olmadığım o anı bilerek seçmişti. Çünkü ismimin anlamını öğrenmek istiyordum.
"Tekrar geldiğinde..." dedi, sesi köklenen dallar gibi içimi sardı. "...sana bunu söyleyeceğim."
Karanlık beni içinden tamamen atmadan önce, Neffith'in verdiği söz tenimin altına, zihnime, ruhumun en derin kıvrımlarına işledi. Hem öfke, hem merak, hem de hayretle kabaran bir duygu göğsümde çalkalandı. Manevi bedenim, uçurumun kenarındaki zindanına geri çekildi. Göğsüme taş gibi bir ağırlık otururken, gözlerimi tekrar karanlığa açtım.
Ama bu kez gördüğüm, gecenin sükûnetiydi.
