Cherreads

Chapter 185 - RÜZGARIN SESİ

Ölümün bir sesi olsaydı, bu bir canavarın kükremesi olmazdı. Ölümün sesi, ciğerlerdeki havanın bittiği o son, sessiz andı.

Garnizon avlusu, Musfar'dan (Ateş Diyarı) kopup gelmiş bir cehennem parçasına dönüşmüştü. Alfa Kimera, Malik'in üzerine eğilmiş, o devasa, obsidyen zırhlı gövdesini bir infaz kılıcı gibi konumlandırmıştı. Yaratığın açık ağzının derinliklerinde, dönen bir magma girdabı parlıyordu. Bu ışık, geceyi aydınlatmıyor, sadece gölgeleri daha da koyulaştırıyordu.

Malik, dizlerinin üzerindeydi. Gözlerini kapatmamıştı. Devasa çocuk, yaklaşan alevi, babasının dükkanında eriyen demire baktığı gibi, donuk ve kabullenmiş bir ifadeyle izliyordu. Toprak Aurası (Kudret) tükenmiş, "Demir Deri"si çatlamıştı. Artık o bir duvar değildi; sadece yanmayı bekleyen et ve kemikti.

Kael, birkaç metre ötede, yıkık bir sütunun dibinde yatıyordu. Göğüs kafesi her nefeste bıçaklanıyormuş gibi sızlıyor, görüşü kararıyordu. Sırtındaki Mühür (Kızıl Hüküm), ortamdaki bu yoğun ve vahşi "Ateş Tınısı"na karşı çıldırmışçasına atıyordu. İçindeki okyanus, Bırak beni, diye haykırıyordu. Bırak o ateşi yutayım.

Ama Kael parmağını bile kıpırdatamıyordu. Bedeni iflas etmişti. Sadece izleyebiliyordu. Arkadaşının kömüre dönüşmesini izleyecekti.

"Malik..." Kael'in dudaklarından dökülen fısıltı, rüzgarın uğultusunda kayboldu.

Alfa'nın boğazındaki parlaklık kör edici bir seviyeye ulaştı. Isı o kadar yoğundu ki, Malik'in saç uçları tutuşmaya başladı.

Ve tam o anda, zamanın akışı bozuldu.

Önce ses geldi.

Bu ses, Alfa'nın kükremesi değildi. Yanan taşların çıtırtısı değildi.

Bu, atmosferi yırtan ince, tiz ve metalik bir ıslıktı.

VİİİİİİİUUUUUUUUUU...

Ses o kadar yüksek frekanstı ki, Kael'in dişleri sızladı. Gökyüzündeki gri bulutlar, görünmez bir el tarafından yarılmış gibi ikiye ayrıldı.

Karanlığın içinden siyah bir şimşek indi.

Alfa Kimera, magma nefesini serbest bırakmak üzere başını ileri uzattığı o salisik anda, gökyüzünden gelen cisimle buluştu.

KIRT.

Ses tok, ıslak ve kesin bir bitiş sesiydi.

Yaratığın başı, görünmez bir balyozla vurulmuş gibi aniden aşağıya, göğsüne doğru çakıldı. Boğazındaki magma ışığı bir anda söndü; daha doğrusu, içeride boğuldu.

Devasa yaratık, ne olduğunu anlayamadan, bacaklarındaki tüm güç çekilmiş gibi olduğu yere, yüzüstü kapaklandı.

GÜMMMMM!

Garnizonun taş zemini sarsıldı. Yaratığın devrilmesiyle kalkan toz ve kül bulutu, Malik'in üzerine çöktü.

Sonra sessizlik.

Mutlak, korkutucu, inanılamayacak kadar derin bir sessizlik.

Kael, bulanık gözlerini kırpıştırarak toza baktı.

"Malik?"

Toz bulutu yavaşça dağılırken, sahne netleşti.

Alfa Kimera ölmüştü.

Yaratığın kafatası, boynu ve gövdesi yere yapışmıştı. Ama onu öldüren şey bir büyü veya bir patlama değildi.

Yaratığın ensesinden girip, çenesinin altından çıkan ve oradan da taş zemine, Malik'in dizlerinin sadece beş santim önüne saplanan devasa bir cisim vardı.

Bu bir ok değildi. Bu, insan kolu kalınlığında, simsiyah bir metalden dövülmüş, üzerinde rüzgar rünleri parlayan, yaklaşık iki metre uzunluğunda bir Zıpkın-Oktu.

Ok, yaratığın en sert zırh plakasını (ense kökü) kağıt gibi delmiş, omuriliğini koparmış, beynini parçalamış ve onu yere çivilemişti. Tek atış. Kusursuz bir açı.

Malik, önündeki titreyen siyah metal çubuğa (okun saplanan ucuna) bakakaldı. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Eğer o ok beş santim daha geriye düşseydi, Malik'i de yaratıkla birlikte yere çivilerdi.

"Bu..." Malik yutkundu. Boğazı kurumuştu. Elini uzatıp okun metal gövdesine dokunmak istedi ama metalden yayılan statik elektrik parmaklarını çarptı.

Kael, acısını unutarak başını zorla kaldırdı. Oku atan açıyı hesapladı. Bu atış, garnizonun surlarından gelmiş olamazdı. Bu açı çok daha dik, çok daha yukarıdandı.

Gözlerini, garnizonun en yüksek noktasına, bulutların arasında kaybolan Kuzey Gözetleme Kulesi'ne çevirdi.

Ve orada, ay ışığının ve dumanların arasında bir siluet gördü.

Kulenin tepesindeki çıkıntıda, rüzgarın pelerinini vahşice dalgalandırdığı bir figür duruyordu. Elinde, kendi boyunda, devasa, kompozit bir yay tutuyordu. Yayın kirişi hala titreşiyordu.

Bu bir asker değildi. Bu bir büyücü değildi.

Bu, Gölge Komutanların dördüncüsüydü.

Subutay Khan. (Tek Atışın Efendisi).

Subutay, yüzlerce metre yukarıdan, avludaki o iki küçük noktaya ve öldürdüğü dağa bakıyordu. Duruşunda ne bir zafer işareti ne de bir kibir vardı. Sadece görevini yapmış bir profesyonelin soğukluğu vardı. Yayı indirdi ve sırtına astı. Sonra arkasını dönüp gölgelerin içinde kayboldu.

Kael, titreyen kollarının üzerinde kendini iterek doğruldu. Sırtını duvara yasladı.

Az önce yaşadıkları o çaresiz mücadele... O hurda demirlerle verdikleri savaş... O umutsuzluk... Hepsi, o kuledeki adam için sadece parmağını kıpırdatmaktan ibaretti.

Kael'in içindeki ego kırıldı.

O bir kahraman değildi. O, kurtarılmaya muhtaç bir çocuktu.

"Kaptan..." Malik'in sesi titriyordu. Ayağa kalkmaya çalıştı ama bacakları tutmadı, okun yanına tekrar çöktü. "O neydi öyle?"

Kael, yerdeki devasa oka ve yaratığın tek vuruşta sönen hayatına baktı.

"O," dedi Kael, sesi hırıltılı ve metalikti. "O, 'Gerçek'ti Malik. Bizim yaptığımız ise... sadece gürültüydü."

Avlunun diğer ucundan, Komutan Arin ve askerler koşarak gelmeye başladı. Meşaleler karanlığı deliyordu. Ama ne Arin ne de askerler önemliydi.

Önemli olan tek şey, o okun üzerindeki rüzgar rünlerinin hala sönmemiş olmasıydı.

Demir kırılır, demişti Torben. Ama rüzgar kırılmaz.

Kael, başını geriye yasladı ve gökyüzüne baktı. Kar taneleri yüzüne düşerken, içindeki ateşin söndüğünü değil, şekil değiştirdiğini hissetti.

Artık öfke yoktu. Sadece, o okun sahibine duyulan soğuk, saf bir hayranlık ve korku vardı.

"Yeterince güçlü değiliz," diye fısıldadı Kael. "Henüz değil."

Gözleri kapanırken, bilinci karanlığa gömüldü.

More Chapters