Garnizon avlusuna çöken sessizlik, kulakları sağır edecek kadar yoğundu. Sadece saniyeler önce kükreyen, yeri göğü inleten ve havayı yakan o volkanik canavar, şimdi taş zemine çakılmış devasa bir et yığınına dönüşmüştü.
Kael Vael'thra, sırtını dayadığı soğuk taş duvarın dibinden, önündeki manzaraya bakıyordu. Gözleri, yaratığın ensesinden girip, çenesinin altından çıkan ve oradan da zemindeki granit bloğa, Malik'in dizlerinin sadece beş santim önüne saplanan o devasa cisme kilitlenmişti.
Bu, bir ok değildi. Bu, metalürjinin ve aerodinamiğin, saf öldürme niyetiyle dövülmüş, insan kolu kalınlığında, simsiyah bir demir çubuğuydu. Üzerinde ne bir tüy, ne bir dengeleyici vardı. Sadece gövdesine oyulmuş, hala sönük bir yeşil ışıkla titreşen rüzgâr rünleri ve metalin kendi ağırlığı vardı.
Yaratığın içindeki magma sönmüştü. Oku yiyen çekirdek, anında parçalanmış ve yaratığın iç ısısını bir vakum gibi çekmişti. Alfa Kimera'nın bedeni, grileşmiş bir kaya gibi soğuyor, etrafına genzi yakan bir ozon ve yanık et kokusu yayıyordu.
"Malik..." Kael'in sesi, kendi kulaklarına bile yabancı geldi.
Malik, dizlerinin üzerinde, önündeki siyah metal çubuğa bakakaldı. Elleri titriyordu. Korkudan değil, az önce yüzleştiği ölümün kesinliğinden. Eğer o ok, milimetrik bir sapma yapsaydı, Malik'in kafatası da o yaratıkla birlikte zemine mıhlanmış olacaktı.
"Kaptan," dedi Malik, yutkunarak. Sesi boğuktu. Elini uzatıp, önündeki titreyen metal çubuğa dokunmak istedi ama metalden yayılan statik elektrik parmak uçlarını ısırdı. "Bu... bu nedir?"
"Bu bir mesaj," dedi Kael, zorlukla doğrulurken. Kaburgaları her nefeste batıyordu ama acı, zihnindeki şoku bastıramıyordu.
Kael başını kaldırdı. Gözlerini, okun geldiği açıya, garnizonun en yüksek noktasına, Kuzey Gözetleme Kulesi'ne çevirdi.
Orada, bulutların ve dumanın arasında, ay ışığının arkasından vurduğu bir siluet duruyordu.
Rüzgar, kuledeki figürün üzerindeki ağır kürk pelerini vahşice dalgalandırıyordu. Elinde, kendi boyundan bile uzun, devasa, asimetrik ve kompozit bir yay tutuyordu. Yayın kirişi hala titreşiyor, o titreşim bile avludan duyulabilecek kadar ince bir vızıltı yayıyordu.
Bu bir asker değildi. Bu bir büyücü de değildi.
Bu, Aeyrdrasil'in Yedi Gölge Komutanı'ndan dördüncüsüydü.
Subutay Khan. (Rüzgarın Sessizliği).
Subutay, yüzlerce metre yukarıdan, avludaki o iki küçük noktaya ve tek vuruşta indirdiği dağa bakıyordu. Duruşunda ne bir zafer işareti ne de bir kibir vardı. Sadece görevini tamamlamış, sonucu önceden bilen bir profesyonelin mutlak soğukluğu vardı.
Yayını yavaşça indirdi. Sırtına asmadı; elinde tutmaya devam etti. Sanki avluya, "Hata yaparsanız ikinci ok da hazır" mesajını veriyordu.
Garnizonun surlarından, o ana kadar donup kalmış olan askerlerin ve Komutan Arin'in sesleri yükselmeye başladı. Kapılar açıldı. Meşaleler avluya döküldü.
Ama Kael için dünya yavaşlamıştı.
O an, kendi "savaşçılık" oyununun ne kadar acınası olduğunu fark etti. Paslı demirlerle, kırık sopalarla, bedenini ve ruhunu tüketerek verdiği o umutsuz mücadele... O hurda dansı... Subutay için sadece parmağının ucuyla kirişi bırakmaktan ibaretti.
Kael'in egosu, o yaratığın kafatası gibi çatladı.
"Biz..." dedi Kael, Malik'in yanına sendeleyerek. Malik hala okun dibinde oturuyordu. "Biz hiçbir şey yapmadık Malik. Sadece... sadece yem olduk."
Komutan Arin, askerleriyle birlikte yanlarına geldiğinde yüzünde o alışıldık küçümseme yoktu. Onun yerine, daha karmaşık bir ifade vardı; bir tür acıma ve saygı karışımı. Arin, yerdeki devasa oka baktı, sonra yaratığın leşine, en son da çocuklara.
"Kalkın," dedi Arin. Sesi sertti ama bağırmıyordu. "Yerde oturmak ölülere mahsustur."
Askerler, Alfa'nın devasa cesedini parçalamak ve yolu açmak için çalışmaya başladılar. Ancak kimse o siyah oka dokunmaya cesaret edemiyordu. O, Khan'ın imzasıydı.
Kael, Malik'in koluna girdi ve onu ayağa kaldırdı. Malik, devasa cüssesine rağmen bir çocuk gibi sarsılıyordu. "Gördün mü Kaptan?" dedi Malik, kuleyi işaret ederek. "O... o insan olamaz."
"İnsan," dedi Kael. Gözlerini kuleden ayırmadan. "Ama bizden farklı bir tür. 'Tamamlanmış' bir insan."
Subutay, kuleden inmemişti. Yanlarına gelip "Aferin" dememişti. Sadece o "Tek Atış"ı yapmış ve gölgelerin arasına geri çekilmişti. Bu mesafe, Kael'e en büyük dersi veriyordu: Sen henüz benim muhatabım değilsin.
Kael, elindeki yanıkları, kırık kaburgalarını ve tükenmiş Kudretini (Aura) hissetti. İçindeki okyanus, o okun yaydığı Rüzgar Tınısı (Wind Mana) karşısında sinmiş, sessizleşmişti. Subutay'ın gücü o kadar yoğundu ki, Kael'in Mührü bile ona saygı duyuyordu.
"Silahlarımızı aldılar," diye fısıldadı Kael, topallayarak revire doğru yürürken. "Bize hurda verdiler. Ve biz o hurdalarla bir dağı devirmeye çalıştık."
"Deviremedik," dedi Malik, başını öne eğerek.
"Hayır," dedi Kael. Durdu ve dönüp o siyah oka son bir kez baktı. "Ama o okun hedefi olmasını sağladık. Eğer biz oyalama yapmasaydık, o yaratık surları yıkıp içeri girerdi. Biz... biz hedef tahtasıydık Malik."
Bu acı bir gerçekti ama gerçekti.
Garnizonun revirine girdiklerinde, içerisi sıcak ve ilaç kokuyordu. Ama Kael'in içi üşüyordu. O okun soğukluğu, iliklerine işlemişti.
Yataklara yığıldıklarında, Kael tavanı izlemeye başladı.
Halid ona zihni bölmeyi öğretmişti. Mehmed ona bedeni sıkıştırmayı öğretmişti.
Ama Subutay... Subutay ona henüz tek kelime etmemişti. Sadece tek bir okla, "Verimlilik" (Efficiency) kavramını beynine kazımıştı.
O sırada, revirin kapısı açıldı. İçeriye bir ulak girdi. Elinde siyah, üzerinde rüzgar rünü olan küçük bir parşömen vardı.
Ulak, Kael'in yatağının başına geldi.
"Khan'dan," dedi asker, parşömeni bırakırken. Sesi titriyordu.
Kael, sargılı elleriyle parşömeni açtı. İçinde uzun bir övgü ya da taktiksel bir analiz yoktu. Sadece, sert ve köşeli el yazısıyla yazılmış tek bir cümle vardı:
"Demir kırılır çünkü esnemeyi bilmez. Rüzgar kırılmaz. Bir dahaki sefere, fırtınaya kafa tutma. Fırtına ol."
Kael kağıdı sıktı.
"Fırtına ol," diye tekrarladı.
Gözleri kapanırken, rüyasında o siyah oku gördü. Ama bu sefer ok ona saplanmıyordu. Ok, kendi elindeydi. Ve o yayı geren, o kirişi bırakan kendisiydi.
Tek atış. Tek nefes. Mutlak sonuç.
Savaş bitmişti ama Kael'in içindeki o yetersizlik hissi, onu yiyip bitiren yeni bir açlığa dönüşmüştü.
