Cherreads

Chapter 3 - pişmanlık

Kanatlarımı açıp intikam arzusuyla yanıp tutuşan bir ruhu aramaya başladım; artık bir ruh bekçisiydim.

Saatlerce ormanın üzerinde süzülmeme rağmen tek bir insan izine rastlamadım.

"Ne kadar daha aramak zorundayım?" diye fısıldadım boşluğa.

Gökyüzünde geçirdiğim o uzun saatler boyunca hiçbir fiziksel acı hissetmiyordum. Ölümü kabullenmenin bu denli zor olacağını asla hayal edemezdim.

"Ölüler acı hissetmez, acıkmaz ve uyumazlar, değil mi?" diye geçirdim içimden.

Normal bir hayat yaşamış biri için tüm bunları bir anda sindirmek imkansızdı.

Yaşananların korkunç bir kabus olması için dua ediyordum.

"Keşke her şey sadece bir kabus olsaydı..."

Ancak bunun bir rüya olmadığını, içinde bulunduğum bu lanetli durumun artık yeni gerçekliğim olduğunu bilmek, ruhumda derin bir hüzün ve hayal kırıklığı yaratıyordu. Pişmanlıklar zihnimi bir sarmaşık gibi sarıyordu:

"Keşke o gece ailemin evinde kalsaydım."

"Keşke Rena ile birlikte eve dönseydim."

"Keşke o gece hiç dışarı çıkmasaydım..."

Eğer o gece dışarı çıkmasaydım, o ruh hastasıyla karşılaşmayacaktım. Şimdi bu saatlerde çocukları uyandırmakla uğraşıyor, kahvaltı etmeleri için onlarla şakalaşıyor ve derslerine yardım ediyor olurdum. Sıradan ama huzurlu bir günün sonuna huzurla varırdım.

Ben bir dadıydım.

Çocuklarına baktığım beyefendi, asil Sör John Pepys'ti.

Otuzlu yaşlarında, siyah saçlı ve yeşil gözlü olan Sör John, deniz ticareti sayesinde imparatorluğun en köklü ve zengin ailelerinden birine mensuptu.

Pepys adını duymayan birini hayal etmek imkansızdı; imparatorluktaki deniz ticaretinin %20'sini onlar yönetiyordu.

Ancak John, ailesinin aksine ticaretle değil, kraliyetin mali işlerinden sorumlu üst düzey bir yetkili olarak hizmet veriyordu.

Eşi Arabella Pembroke ile sarayda tanışmışlardı. Bir dükün tek kızı ve prensesin en yakın arkadaşı olan Arabella; sarı saçları ve mavi gözleriyle cennetten düşmüş bir meleği andırırdı. Bir bahar günü kütüphanede tesadüfen karşılaşmış, ilk görüşte birbirlerine aşık olmuşlardı.

Ben işe alındığımda, Bayan Arabella'nın vefatının üzerinden dört yıl geçmişti.

Geriye üç çocuk kalmıştı: 14 yaşındaki mağrur Beatrice, 9 yaşındaki uysal Roger ve annesinin kopyası olan 4 yaşındaki küçük

Henry.

Çalışanlardan duyduğuma göre Arabella, Henry'yi dünyaya getirdikten kısa süre sonra hayata gözlerini yumarken eşine son kez şöyle seslenmiş:

"John, ben gittikten sonra çocuklarımız için güçlü kalmalısın. Bu hayata yeniden başlayabilseydim bile hiçbir şeyi değiştirmezdim. Tek pişmanlığım, seninle ve çocuklarımızla daha fazla vakit geçiremeyecek olmam."

John, eşinin bu vasiyetine sadık kalarak çocuklarına hem anne hem baba olmaya çalışıyordu. Onlara baktığım o kısa sürede, aralarındaki sarsılmaz bağı bizzat hissetmiştim. Şimdi ise hepsini geride bırakmıştım.

Ruhumu kavuran bu pişmanlık, beni öldüren kişiye duyduğum tiksintiyi daha da körüklüyordu. O pisliğin huzur içinde ölmesine izin vermeyecektim. Başka hayatları karartmadan önce onu bulup durdurmalıydım.

Düşüncelerim arasında süzülürken, altımdaki toprakların masmavi güllerle kaplandığını fark ettim. Orman bitmişti. Bu manzara o kadar büyüleyiciydi ki, bir an için intikamımı unutup hayranlıkla fısıldadım:

"Çok güzeller..."

Güneş, sihirli bir dokunuşla yerini masmavi bir geceye bıraktı. Gökyüzünde devasa, mavi bir dolunay belirdi. Mavi güller ay ışığının altında gümüşi bir parıltıyla titriyordu. Sanki bu diyar, bana artık başka bir dünyada olduğumu kanıtlamak istiyordu.

Tam o sırada, güllerin arasında oturan kırmızı saçlı bir kadını fark ettim. Sevinçten çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Sonunda birini bulmuştum!

Yavaşça alçalarak kadının olduğu yere indim. Bir kaya parçasının üzerine çökmüş, çevresi kırmızı güllerden bir çatıyla çevrelenmişti. Gözleri kapalıydı. Duruşunda hayattan hiçbir beklentisi kalmamış bir insanın ağırlığı vardı ama bir o kadar da duru ve güzel görünüyordu.

Yanına yaklaşıp çekinerek seslendim:

"Merhaba leydim! Size yardımcı olabilir miyim?"

More Chapters