Makuro'nun o dostu kim?
— 10 yıl önce… yok, 20 yıl önceydi sanırım… — Makuro kendi kendine mırıldandı.
— 20 yıl önce? Bu kadar mı eskidir? — Kurogami alaycı bir sesle gülümsedi.
— Sessiz ol, kafamda hesap yapıyorum! — Makuro da gülerek karşılık verdi.
Küçük ahşap odaya vardıklarında:
— Ne yapacağız bugün? — Makuro sordu, gözleri parlıyordu.
— Maceraya atılacağız! — Kurogami heyecanla cevap verdi, gülerek.
Tam o sırada Misora geldi.
— Ben de gelmek istiyorum! — dedi, gözleri parıldayarak.
— Sen… böyle şeyleri anlamazsın. Kendi yükümü taşımakta zorlanıyorum. — Kurogami sertçe ama hafif utanarak çıkıştı.
— Öyle mi… peki. Sorduğum için affet. Seni bekleyeceğim. — Misora gözlerini doldurdu, hızlıca uzaklaştı.
Makuro gülerek:
— Eh, senin mallığın yine iş başında Kurogami. Şu an senin kafan Misora'yı göremiyor.
— Siktir et! — Kurogami bozuldu, başını salladı ama kalbi hızla çarpmaya başladı.
Makuro:
— Hadi, git ve özür dile. Senin aptal gururun yüzünden kız ağlıyor!
Kurogami derin bir nefes aldı, sonra koşarak Misora'nın peşine gitti:
— Özür dilerim… sana maceraya katılamazsın. Ama… ben de sana karşı boş değilim. — dedi, elini tutarak gözlerinin içine baktı.
— Beni gerçekten bekler misin, leydim? — fısıldadı.
Misora gözlerinden yaşlar dökülerek:
— Ölene kadar! — dedi, Kurogami'ye sarıldı.
Küçük bir an için sessizlik oldu, kalpleri birbirine dokunur gibi çarptı.
Makuro araya girdi:
— Hadi artık! Krallık kapıları kapanıyor.
— Geliyorum! — Kurogami dedi ve son kez Misora'ya döndü. Dudağına hafifçe yapıştı.
— Görüşürüz… — fısıldadı.
İkili maceraya atıldı. Eski mağbetleri ve tapınakları keşfettiler, tuzaklarla oynadılar, kitapları incelediler. Eğlenceli ve heyecanlı anlar yaşadılar.
En sonunda gizli bir mağbet buldular. Kurogami yanlışlıkla sarmaşıklarla dolu kapıyı açtı, Makuro onu kurtardı. İçeri girdiklerinde:
İçeri adım attıklarında, mağbet öylesine eski ve terk edilmişti ki, ayaklarının altında taşlar hafifçe çatırdıyor, her adım yankılanıyordu. Havada yoğun bir toz tabakası vardı, nefes aldıkça boğazlarını hafifçe yakıyordu. Örümcek ağları tavandan sarkıyor, her köşeyi kaplamıştı.
— Burası… 1000 yıldır kimse girmemiş gibi görünüyor. — Kurogami fısıldadı, meşaleyi hafifçe sallayarak etrafı aydınlattı.
— Evet… sessizlik bile korkutucu. — Makuro cevapladı, gölgelere bakıp gülümsemeye çalıştı ama gergindi.
Meşaleler, odanın dört bir yanındaki köşeleri ve çatlak taşları aydınlatıyordu. Yalnızca alevlerin titrek ışığı vardı, her hareket ettiklerinde gölgeler dans ediyor gibiydi. Taş merdivenler hafifçe çatlamıştı, ama dikkatlice basınca inilebilecek gibiydi.
— Şuraya bak… — Kurogami parmağını odanın ortasındaki gölete doğru uzattı. — Küçük bir gölet ve tabaklar… sanki içmemiz için konmuş.
Makuro gölete yaklaştı, etrafı incelerken tüyleri ürperdi.
— Sanki biri bizi izliyor… — dedi, sesi kısık ve titrek.
— Sadece biz varız… görmedin mi? — Kurogami sessizce yanına geldi, elini omzuna koydu. — 1000 yıldır buraya kimse girmemiş, her yer toz ve yosunla kaplanmış.
İkisi de kaseyi aldı, göletten su doldurdu ve birbirine baktılar. Kalpleri hızla çarpıyordu; odaya girdiklerinden beri sessizlik o kadar yoğundu ki, rüzgar sesi bile kesilmiş gibiydi. Her hareketin yankısı, odanın derinliklerinden geri dönüyordu.
Tam suyu içtikleri anda, odadaki sessizlik kırıldı:
— Hihihihi… — insan gülüşü olmayan, ürkütücü bir ses odada yankılandı.
İkisi de dondu, nefesleri kesildi. Ses o kadar yoğun bir korku yayıyordu ki, her iki gencin de iliklerine işledi. Birbirlerine bakıp titremeye başladılar.
Hihihihi…"
O ses odada yankılandı ve Makuro ile Kurogami bir anda dondu. Ellerindeki tabaklar ve kaseler kayıp yere fırladı, taş zeminden çarpan sesler korkularını katladı.
— Aaa! — Kurogami çığlık attı, hızla geri kaçtı.
— Kaçalım! — Makuro da kendi yoluna fırladı, birbirlerine bakmaya cesaret edemiyorlardı.
Gülüş o kadar yoğun ve korkutucuydu ki, zihinleri bulanıklaştı, akıllarını kaybettiler. Korku ve panik, onları tamamen ele geçirdi.
Merdivenleri yukarı değil, geri dönerek, adımlarını kontrol edemeden bağırarak kaçtılar. Her bir adımda kalpleri göğüslerinden fırlayacak gibi çarpıyordu, nefesleri kesilmişti, gözleri yer yer kararıyordu.
Bir süre sonra mağbetin kapısından dışarı çıktılar. Aydınlık gözlerine çarptığında, panik ve korku hâlâ içlerindeydi. Beyinleri tamamen karışıktı, neyin ne olduğunu anlamıyorlardı.
İlk gördükleri kişi… birbirleri oldu.
— Sen… sen…! — Makuro kelimeleri çıkarmaya çalıştı, ama anlamıyordu.
— Kaç… saldır… — Kurogami bağırdı, adeta otomatik refleksle.
Ve bir anda, iki genç birbirlerine saldırmaya başladılar. İçtikleri suyun etkisi, korkunun baskısı ve akıllarının kaybolması birleşmişti; bir saat boyunca birbirlerine delice saldırdılar.
Kimse neyi, neden yaptığını anlamıyordu; beyinleri sadece tek bir şey için çalışıyordu: hayatta kalmak.
Sonunda, yorgun ve bitkin düştüler. Bayıldılar. Gece olmuştu, sessizlik hâkimdi.
Ve ikisi aynı anda sıçrayarak uyandılar:
— Aaa! — dediler şaşkınlıkla, hâlâ kalpleri yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu.
